KÜRESELLEŞME ve SAĞLIK SİSTEMİMİZ I
Yirminci yüzyıl iki kutuplu dünya düzeninin birbirleriyle olan mücadelesi ile geçti. 1989 yılında bloklardan birinin, Sosyalizmin yıkılması ile yeni bir dünya düzeni hakim olmaya başladı. Bu düzen kendisine globalleşme, yeni dünya düzeni veya küreselleşme adı vermektedir. Peki bu düzen neyi öngörmektedir? Dahası sağlık sektöründe nasıl bir sistem önermektedir? Bu sistemde sağlık çalışanlarının durumu ve konumu ne olacaktır? Hekimler için nasıl bir düzen öngörülmektedir? Tüm bu soruları cevaplamadan önce bu yeni düzeni daha yakından inceleyip tanımak yerinde olacaktır.
Küreselleşme, bir sacayak üstünde durmaktadır. Bu sacayağını, çok uluslu şirketler, medya ve sivil toplum örgütleri oluşturmaktadır. Bugün dünyada sayıları 500 ü bulan dev şirket bulunmaktadır. Bu şirketlerin sahipleri küreselleşmeyi gerçekten isteyenlerdir. Bu kişiler dünyanın yeni efendileri olarak da tanımlanmaktadırlar. Medyadan kastedilen sadece yazılı, görsel medya değildir. Bunları da içine alan ilaveten internet üzerinden yapılan her türlü bilgi aktarımı ve iletişim bu kapsam içinde değerlendirilmektedir.
Çok uluslu şirketler, ya doğrudan medya sektörüne girmekte, ya da reklamlar aracılığıyla sektörü kontrol etmektedir. 1950’lı yıllarda halkın devlet otoritesine karşı sivil gücünü ortaya koymak amacıyla kurulmaya başlanan sivil toplum örgütleri (Non Govermental Organisation), yeni dünya düzeninde bambaşka fonksiyonlar görmeye başlamıştır. Bu süreçte sivil toplum örgütleri, çok uluslu şirketlerin kontrol veya denetimine girmekte, devlet otoritesine karşı ikinci bir güç haline getirilmek istenmektedir. Bu şekilde milli egemenliğe paralel egemenlik kurulması öngörülmektedir. Bu açıdan bakıldığında sivil toplum örgütleri milli ve yabancı diye ikiye ayrılmaktadır. Milli vasıfta olup da yabancı sivil toplum örgütlerinin kontrol ve denetimine girenler ayrı bir kategoride değerlendirilmektedir. Ülkemizde son yıllarda kamuoyunda sıklıkla tartışılan, Alman Vakıfları ile Amerikan menşeli Dernek ve Vakıfları bu doğrultuda değerlendirmek gerekir. Küreselleşme sürecinde bir diğer dikkate alınması gereken husus, dini tarikat ve cemaatlerin birer sivil toplum örgütü olarak kabul edilmesidir. Böylelikle cemaat veya tarikat lider ya da önderinin kontrol altına alınmasıyla tüm toplumun birinci elden yönlendirilmesine imkan sağlanmaktadır. Bu durum, bizim gibi sosyal, toplumsal ve ekonomik gelişmesini tamamlayamamış ülkelerde son derece tehlikeli gelişmelerin fırsat bulacağı ortamı oluşturmaktadır.
Küreselleştirme kurumları olarak bilinen Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü, milli devletlerin çökertilmesinde adeta tetikçi rolü oynamaktadır. İlk bakışta ekonomik saiklerle hareket ettikleri düşünülen bu kurumların ülkelere kredi verirken siyasi ve sosyal, hatta askeri şartlar öne sürmeleri ekonomiden öte hedef ve gaye güttüklerini göstermektedir.
Küreselleşme ile gelişmekte olan ülkelerin yıllar içinde biriktirdikleri dev sanayi tesislerinin özelleştirilmesi gündeme getirilmektedir. İlk bakışta devletin ekonomideki rolünün azaltılması, verimliliğin ve rekabetin artırılması için yapılması gereken işler olarak milli devlet halkına sunulmuştur. Gerçekte ise, milli devletlerin elinde bulunan ekonomik değerlerin yok pahasına çok uluslu şirketlerin eline geçmesi ile sonuçlanan süreç gözlerden kaçırılmaktadır. Üstelik bu değerli sanayi tesisleri adeta “yangında hasar görmüş mal” gibi satılmaktadır. Küreselcilerin gözünde özelleştirme, milli devletlerde var olanı ele geçirmenin adıdır. Bunun için özelleştirilmesi düşünülen tesisler önce o ülkede bulunan yerli bir şirkete veya yabancı ortaklı yerli görünümlü bir şirkete satılmaktadır. Oluşturulan suni kriz ortamları bahane edilerek yerli ortak tarafından yabancılara devredilmektedir. Böylelikle süreç değerlerin, yabancı çok uluslu şirketlerin eline geçmesiyle sonuçlanmaktadır.
Küreselcilerin gözünde dünyadaki ülkeler merkez ve çevre ülke diye iki guruba ayrılır. ABD, AB ve Japonya merkezi temsil etmektedir. Bunun dışında kalan gelişmekte olan ve geri kalmış tüm ülkeler çevre ülke olarak adlandırılmaktadır. Robert Cooper, bu ayrım için bir adım ötesini işaret etmekte ve “Çifte standart kullanımına alışmalıyız” demektedir. Bu ifadeyle kastedilen, merkez ülkeler için ayrı bir standart öngörülmesi, çevre ülkelerin de merkezdeki bu standardı talep etmemesidir. En temel haklardan olan insan hakları ve demokratik taleplerde merkezle yarışılmamasıdır.
Küreselleşme teorisyenlerinden Samuel Huntington “Dünyada 200 devlet vardır. Bu sayı çok azdır. 5000 devlet olmalıdır” demektedir. Burada kastedilen ülkelerin küçük küçük şehir devletleri denilen devletçiklere bölünmesidir. Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Irak’ta, bugünlerde Suriye’de ortaya çıkarılmaya çalışılan da budur. Bu şekilde bölünmüş devletçiklerin çok uluslu dev şirketlere direnme gücünün sıfırlanması söz konusudur. Küreselleşme yandaşları, eğitim ve sağlık gibi insan emeğinin belirleyici olduğu sektörlerde bu hizmetlerin bu küçük şehir devletleri eliyle yürütülmesini savunmaktadır. Kendi işini dahi doğru dürüst yapamayan şehir devletlerinin bu hizmetleri vermesi mümkün olamayacağı için, satın alma yoluna gidilecek, sonunda sektör bütünüyle çok uluslu şirketlerin eline geçecektir. Oysa bu iki görev sosyal devletlerde milli devletin asli fonksiyonlarındandır.
Küreselleştirmeyi savunanların ısrarlı isteklerinden biri de tekellerin kaldırılmasıdır. Rekabetin artırılması, verimliliğin yükseltilmesi amacı ile savunulur görünen bu istem, gerçekte çok uluslu şirketlerin tekel nedeniyle giremedikleri sektörlere girişinin önünün açılmasıdır. Bu istek önce, yönlendirilmiş medya eliyle gündeme getirilip kamuoyu hazırlanır. Ardından küreselleştirmeci kuruluşlarca (IMF gibi) hükümetlere tavsiye edilir. En sonunda kredi verilmesi veya borç ertelemeleri esnasında hükümetlerle imzalan stand-by anlaşmalarının ön koşullarından biri haline getirilir. Geçen yıllarda tütün tekelinin kaldırılması esnasında verilen uluslar arası mücadele halen akıllardadır. Tekelin kaldırılmasıyla yabancı sigaraların sektördeki payı % 5 lerden % 95 lere çıkmıştır. Sigaralarda kullanılan tütünün üçte ikisi Virginia ve yurt dışından getirilmekte, böylelikle Virginia tütün üreticileri ihya olurken Ege ve Samsun’daki yerli üretici perişan olmaktadır.
Ülkemizde sağlık alanında iki adet tekel vardı. Bunlar: Türk vatandaşlarının sağlıkta çalışma tekeli ve Devletin teşhis ve tedavideki tekeliydi. Devletin tedavideki tekeli, tedavi giderleri karşıladığı SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı veya Yeşil kartlı insanların, devletin resmi kurumlarına başvurup sevk almadan özel sağlık kurumlarına başvuramamalarını ifade etmekteydi. Geçen yıllar içinde bu tekel önce kırılmış sonra kaldırılmıştır.. Kırılma, beklenenin aksine sağlık sektöründe bir kalite yükselmesi veya ucuzlama getirmemiş, var olan sorunları azaltmamıştır. Dahası kırılma, devletin maliyetini yükseltmiş, kaynakların özel sektöre yönlendirilmesinden başka bir işe yaramamıştır.
Sağlık sektöründe var olan ikinci tekel, Türk vatandaşlarının çalışma tekeliydi. Bu tekel Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan hiçbir hekim, hemşire veya sağlık çalışanının ülkemizde meslek ve sanatını icra edememesidir. Bu tekelin ortadan kaldırılması demek, çok ucuz ücretlerle çalışabilen yabancı doktor veya hemşirelerin ülkemize doluşması demektir. Yeni gelenler Türk vatandaşı olan doktor ve hemşirelerin yerini alacağı için, onların işsiz kalması veya çok düşük ücretle ve iş güvenliğinden yoksun olarak çalışmak zorunda bırakılması demektir.
Ülkemizde son yıllarda yapılmak istenen Yerel Yönetimlerin güçlendirilmesi adı ile yürütülen çalışmalar, sağlık ve eğitimin merkezi yönetimden alınarak yerel yönetimlere devrini öngörülmektedir. Yerel yönetimler, İl Özel idareleri ve Belediyelerdir. İl özel idareleri adeta mahalli parlamento gibi düşülmekte ve bu doğrultuda görev ve yetkilerle donatılmak istenmektedir. Bunun için Anayasa değişikliğine ihtiyaç duyulmaktadır. Hastanelerin bu idarelere bağlanması, çalışanların özlük hakları ve her türlü işlemlerinde Sağlık Bakanlığının rolünün ortadan kaldırılması, bu hususlardaki tüm yetki ve görevlerin il özel idarelerine devredilmesi istenmektedir. Sağlık Bakanlığına sadece gözetim, denetim ve düzenleme yapma yetkisi verilmektedir. Ülkemizde halı hazırda kurulu olan yaklaşık iki binin üstünde belediye vardır. Bunlardan ancak yüzde onu kendi kendisine yetecek gelire sahiptir. Diğerleri ise sahip olmadığı için asli işini dahi yapamamaktadır. Belediyeler, hastaneler dışında kalan, başta sağlık ocaklarının yürüttüğü koruyucu ve ayaktan tedavi hizmetlerini nasıl yürütecektir? Sağlık hizmetlerini yürütemeyecekleri için tıpkı temizlik hizmetlerinde olduğu gibi özel sektörden satın alma yoluna gidilecektir. Başlangıçta Türk şirketlerinden ihale ile hizmet satın alınması yoluna gidilecek ve sektörün karlı hale gelmesiyle yabancıların sektöre ilgisi artacaktır.
Dünyada çok sayıda dev çok uluslu sağlık şirketleri vardır. Bu şirketler ülkemiz sağlık sektörüne girişin son hazırlıklarını yapmaktadır. Şehir Hastaneleri olarak takdim edilen proje bu amaca matuf bir projedir. Şu anda yasalar, sadece bilimsel işbirliğine imkan tanıdığı için bizzat sektörün içinde yer alamamaktadırlar. Var olan bilimsel işbirliği, sonra yerli şirket-yabancı ortaklığına dönecek, nihayetinde yerli ortağın ayrılması ile iş, çok uluslu şirkete kalacaktır. Sağlık sektöründen elde edilen artı değer yurt dışına transfer edilecektir. Tıpkı, Ege ve Samsun tütün üreticisi gibi başta hekimler olmak üzere tüm sağlık çalışanları perişan olacaktır.
Prof. Dr. Ahmet ÇOLAK
Türkiye Sağlık Çalışanları Eğitim ve Dayanışma Vakfı Türkiye Sağlık Çalışanları Eğitim ve Dayanışma Vakfı İnteraktif Web Portalı