Cumartesi , 15 Haziran 2024

Dr. Ahmet Türkyılmaz’ın Ardından

Ülkücü Tıbbiyelilerin Acı Kaybı

Ahmet Türkyılmaz

Dr. Hayati Bice‘nin yazısı:

7-11 Aralık 2011 günleri arasında katıldığım Endülüs Kültür Gezisi sonrası haberiniz.com okurları ile gezi izlenimlerimi paylaşmak üzere ara verdiğim yazılarıma böylesi hüzünlü bir bir başlıkla döneceğimi düşünemezdim.

Dün (13 Aralık 2011) e-posta hesabıma düşen tatsız bir haber, çok acı bir gerçeği olanca yalınlığı ile yansıtıyordu:

“Ankara Tıp 1982 mezunu, Radyoloji Uzmanı, Ankara Onkoloji Hastanesi Başhekim Yardımcısı Dr. Ahmet Türkyılmaz bugün öğle saatlerinde hayata veda etti.

Onun için bu unvanların hiçbirine gerek yok aslında… O “Ahmet Abi”ydi, adam gibi bir adamdı. Mekânı cennet olsun, evlatlarının ve arkadaşlarımızın başı sağolsun.”

***
Bir anda donakaldım; gözlerim monitörde, öylece kaç dakika durdum Allah bilir.

Nihayet acı gerçek beynimin kıvrımları arasından süzüldü; yıllar öncesine götürdü beni:

1976 yılı sonbaharında Ankara Tıp Fakültesi’ne kayıt olduğum günlerde ilk tanıştığım ülküdaşım o idi: İkimiz de Tokatlı olduğumuz için -muhtemelen hemşehrilik bağımızın da etkisi ile- benimle ilgilenmeyi bir “ülkücülük görevi” olarak üstlenmişti. Kendisi bizden bir dönem önce Tıp Fakültesi’ne girmekle beraber  bizim devre ile beraber okudu ve aynı yıl (1982) birlikte mezun olduk. İlk tanışmadan sonra Ankara’nın Hamamönü semtinde ailesi ile birlikte oturduğu -Tokat’ın Erbaa ilçesindeki evlerinden belki de daha harap- kerpiç evde, “Buyur Hemşehrim” davetine eşlik eden gülümsemesi ile açtığı mütevazı sofralarına kaç kez konuk oldum… O günlerde çocukluk döneminde geçirdiği ve yetersiz sağlık hizmetlerinin kurbanı olduğu kalb rahatsızlığını da öğrenmiştim.

Tıp Fakültesi’ni bitirip ben mecburî hizmet kurasında doğudaki bir sağlık ocağını çekerken O, İzmit’e atandı; bu atanmasında hayatını tanıdığım 35 yıl süresince hep tehdit eden kalb rahatsızlığının gerektirdiği tıbbî gerekler etkili olmuştu. Mecburî hizmet dönüşü, her ikimiz de Ankara Tıp Fakültesi’nde ihtisas eğitimlerimizi yaparken (1985-1989 yılları) yollarımız yine kesişti. O yıllarda sevgili Ahmet,  artık çoluk çocuğa karışmıştı, iki kız ve bir erkek evlâdı olmuştu.

İhtisasımız sonrası gittiğim Yalova’dan da Dr. Ahmet Türkyılmaz’ın sağlık haberlerini endişe ile  izliyordum. Bu dönemde ABD’ye giderek ağır bir kalb ameliyatını takiben kalbine takılan pil ile yurda dönmüş ve artık sürekli doktor kontrolünde olması gereken bir sürece girmişti. 2000 yılı sonlarında tekrar Ankara’ya döndüğümde artık yine birlikte idik. Zaman zaman, yüzyüze görüşürken, dünya telâşesinin bu görüşmelerimizi aksattığı günlerde de ortak arkadaşlarımız vasıtası ile de sağlık durumunu izlemeye çalıştım.

***
Dr. Ahmet Türkyılmaz için Başhekim Yardımcısı olarak son resmî görevini yaptığı Ankara Onkoloji Hastanesi’ndeki veda töreninde ortak dostumuz, arkadaşımız, ülküdaşımız Dr. Cebrail Tekin Şimşek’in deyimi ile “o tam bir derviş”ti. Yıllardır sağlık sorunları nedeniyle tuz atamadığı yemeklerden bir kez olsun şikayet ettiğini duyan-gören  olmamıştı. Halen de görev yaptığım kurumda 2003 yılında organize bir yolsuzluk şebekesi eli ile uğradığım “irticaî kılıflı” ekonomik-hukukî saldırı sırasında hiç tereddüt etmeden elinden gelen maddî-manevî desteği veren “Sevgili hemşehrim”, benden alacaklı olarak gitti.

Hayatının son 20 yılında anormal atımlı bir kalbi yönetmek için takılan kalb pilinin yol açtığı sorunları da tevekkül ile karşılamıştı. Tasavvufta “ölmeden önce ölmek” denilen hal ile defalarca karşılaşmış olması da etkili olmuştur sanırım; bu süreçte kendisinin bir tek Allah kulunu kırdığını, incittiğini göre-duyan olmamıştır. Bu inceliğini dile getiren ve O’nun hayatının son altı yıllık dönemine mesai arkadaşı olarak tanıklık eden meslekdaşının, düzenlenen resmî törende konuşurken gözyaşlarını tutamayışı bunun insanları ne kadar derinlemesine etkilediğinin en güzel kanıtı idi.

Son görüşmelerimizden birisinde kendisine favori kitaplarımdan olan “Su Üstüne Yazı Yazmak” adlı felsefî romanı [1], Amerikalı bir psikiatristin (Muhyiddin Şekûr) tasavvuf yolundaki yolculuğunu anlatan yaşanmış öyküsünü armağan ettim. Bu kitabın içeriğinden bahsettiğimde, içine kapanık ruh yapısı gereği-  çok nadiren paylaştığı duygularını dile getirdi. Eşinin kaybından sonra hissettiği acıyı, çocuklarının istikbali ile ilgili endişelerini bir kardeşi olarak paylaştı. Duygularını anlatırken öylesine şeyler söyledi ki, bu hüzünlü öyküsünü kaleme alsa, Muhyiddin Şekûr’un kitabından çok daha etkileyici bir eser ortaya çıkacağından eminim.

Kendisinin bu sağlık sorunlarını dervişane bir tevekkül ile kabullenirken üzerine bir de eşi, üç çocuğunun annesi, Fadime Bacı’mıza gelen kanser belası çullanmıştı. Bu o kadar ağır bir imtihandı ki; değil katlanmak, nasıl katlanıldığını anlamak bile her kişinin değil ancak erkişinin harcıdır.

Ağır bir hastalık sürecinin ardından, dört yıl önce 2007 yılının bir sonbahar günü hayatını kaybeden sevgili eşinin kabir taşına yazdırılan “güz gülleri” ibaresi ne kadar da güzel anlatıyor onları…
***

Bir yıl kadar önce bir haftasonu Kızılay’da Âşiyan mekânında buluştuğumuzda, ülküdaşlarımız -ve bilhassa tıp mensubu olanlarımız arasındaki- kopukluktan söz edip yakındık ve bu kopukluğun nasıl giderilebileceğini konuştuk. Bir süre sonra son Ramazan vesilesi ile mensubu olduğumuz Türk Sağlık Çalışanları Eğitim ve Dayanışma Vakfı (TÜSAV)’nın iftar yemeğinde aynı masayı paylaşırken daldığımız son sohbetimizde konu yine döndü dolaştı; iftar yemeğine katılımın zayıflığı vesilesi ile aynı konuya geldi.

Sevgili meslekdaşım, hemşehrim, ülküdaşım “derviş Ahmet” bugün cenazesi için Muğla’dan Konya’ya, Burdur’dan Sakarya’ya kendisine son görevini yerine getirmek için musalla taşı önündeki tabutu başında saf tutan “tıbbiyeli ülküdaşlar”ımızın tamamını o günkü son iftarımızda da bir arada görebilse, kimbilir ne kadar mutlu olurdu…
***

Bugün kendisi ile son kez görüşerek vedalaştığım aziz dostum, sevgili iman kardeşim Ahmet!…

Rabb-i Rahim’imiz sabır imtihanını başarı ile veren bir kulunu uçmaklarında konuk edecekse;  tanıdıklarım  arasında, bunu senden daha fazla hak eden yok…

Yemin eder misin diyen olmasa da işte yemin ediyorum: “Hem Vallahi, hem de Billahi”…

Cevapla