Cuma , 16 Ocak 2026

Âleme Meydan Okuyan Yiğit

               AYVAZ Ağabeyimin Hakk’a yürüyüşünün üzerinden neredeyse bir yıl geçti. İki ay önce Kerim (Ünal), Nuri ağabeyimin talimatını iletince, elime birkaç kere kalemi aldım, yazmaya oturdum, gözümün önünden tam kırk yıl geçti, ben ne yazayım, hangisini yazayım veya “min-gayrı haddin” ben Ayvaz Ağabeyim hakkında yazı yazacak adam mıyım diye düşündüm ve yazmaktan vazgeçtim. Bu sefer de Orhan Arslan Ağabeyim “yazıyı gönder!” emri ile aradı. Evet, Ayvaz Ağabey ile ilgili yazı yazmak mecburiyetindeydim.

               Ama ne yazayım? Nasıl yazayım? Kırk senenin içinden neleri seçeyim de yazayım diye düşündüm! Düşündüm! Düşündüm!

               Türk Milleti O’nu 1975 yılında Öğretmen Okulları Genel Müdürü Ayvaz Gökdemir olarak tanıdı ve bir daha da unutmadı. Oysa çok daha önceden görev yaptığı okullardaki öğrencileri, Uzunköprü Lisesindeki talebeleri; O’nun şahsında “Bir öğretmen’in nasıl olması gerektiğini”, “adam gibi adam’ın nasıl olacağını” görmüşler ve bağırlarına basmışlardı. O, Kayseri’de yapılan ve hala konuşulan “Kıbrıs mitinglerinin” aranan ve omuzlarda taşınan hatibiydi. Bizler ise, Üniversiteliler Kültür Derneğindeki ağabey kuşağının mümtaz mensubu Ayvaz Ağabeyimizi, mütevazı bir şekilde çıkarmaya çalıştığımız “Ocak” dergisindeki bugün bile gençlere alfabe gibi okutulması gereken “Erken Kifayet Duygusu” ve ” Dostluğa Dair ” yazılarıyla tanıyor ve bu yazılarında işaret ettiklerini hayatımıza yansıtmaya çalışıyorduk.

               Ayvaz Ağabey deyince, gözümün önüne hep ,”şecaat ve cesaret” sahibi insan geliyor. Sanki ona en çok bu sıfat yakışıyor gibi. O bir hal insanı idi, inandıklarını hakkıyla yaşayan ve hayat üslubu haline dönüştüren insan. İnandıklarından, “bedeli-pahası” ne olur olsun bir saniye bile sapmayan, kâmil manasıyla bir “dava adamı”ydı. O muhteşem şehla gözleriyle bakarken; milletinin Mukaddeslerine karşı olanları mızrak gibi delip geçer, dostlarına karşı ise o bakışlar; yumuşacık, sıcacık, adeta sizi sarıp sarmalayan, güven veren cesaret telkin eden, bir yumak haline dönüşüverirdi. O’nu dinlerken karşınızda inandıklarına tam inanmış, hiç bir şeyden ama hiç bir şeyden korkmayan bir insan görürdünüz.

               Ayvaz Ağabeyimle beraber biz sadece “muhteşem bir dava adamı”nı kaybetmedik; aynı zamanda Türkçenin son zamanlardaki en büyük hatibini ve en güzel yazanını da kaybettik. Milletinin mukaddesleri konusunda hiç bir müsamahası yoktu; ama özellikle Türkçenin yanlış kullanılmasına da tahammülü yoktu. O’nun yanında çok dikkatli, okuyup üfleyerek konuşmak durumundaydık. Aksi halde çok latif bir ikazıyla yüzümüz kızarıverirdi.

               Takriben iki sene önce Nuri Ağabey “Ayvaz Ağabeyiniz iyi değil, gelip ziyaret edin, helalleşin” dediğine yüreğime oturan yumruya tahammül etmek mümkün değildi. Ama yüreğini endişeyle ürpererek girdiğim hastane odasında, mecalsiz halini unuturcasına bilge kişiliğinle sevgi ve şefkatle zenginleşen nüktelerine başladığında ziyaret gerekçemi unutup gittim. Yüreğime çakıl, kalan ve asla unutmayacağım bir iki saati yaşama fırsatı buldum. O günden sonra hemen her gün yaptığımız telefon konuşmalarını saymazsan (ne de olsa ben senin hem özel doktorun ve hem de hiçbir zaman olamayan kayınbiraderindim!) seni tekrar görmem kısmet olmadı. Türk Ocakları’nın son kurultayında, toy’unda adeta dostlarınla vedalaşmak için, belki de hepsini bir arada görme arzusuyla geldiğin o kutlu günde biz dışarıdaydık. Salona döndüğünüzde, “Ayvaz geldi, Nuri’nin odasında” dediler. Koşar adımlarla yukarı çıktığımda Nadir telaşla kapıyı açarak “Ayvaz Ağabey fenalaştı, doktor yok mu” diye dışarı fırladı. İçeri girdiğimde, Hüsamettin ağabey her zamanki gibi yanında ve ne yapacağını bilmez halde duruyordu. Yaka açıldı, yere uzatıldı, elimi nabzına attım, atmıyordu ve artık cisminle sen yoktun Ayvaz Ağabey. Yumruklar boğaza diziliverdi.

               Kocatepe’de sen önümüzde, muhteşem cemaat arkada saf bağladığımızda müezzin efendi “er kişi niyetine” dediğinde, tam da o anda Fethi Ağabeyin Atsız Beyin cenazesinde söyledikleri aklıma geliverdi; “Ne eri, er oğlu er’di o” deyiverdim, sessizce. Bir taraftan gözlerim saf tutanların arasında iş, aş, ekmek ve istikbal sahibi olmalarını sağladığın öğretmenleri, müdürleri ararken, sessizce söyleyiverdim.

Mekânın Cennet olsun ağabeyciğim. Şehit Necdet ve Galip ağabeylerime selam söyle.

Elbet biz de bir gün sizin toy’unuza katılırız.

(Ayvaz Gökdemir’e Armağan-2009)

                                                                                                                        Prof. Dr. Nedim Ünal

Cevapla