Cuma , 16 Ocak 2026

ANKARA’LI ARABACI İSMAİL ve MUSTAFA KEMAL

 

               Paşa yorgunluk kahvesini içmişti. Şöyle yalnız başına Ankara’da dolaşmak istiyordu. Çankaya’daki küçük bağ evinden çıktı, toprak yolda yürümeye başladı. Hem sigarasını içiyor hem de zihninde Yunan ilerleyişine karşı alınacak tedbirleri düşünüyordu. Yanına tek atlı tahta bir arabanın yaklaştığını fark etmedi. Arabacı “Beyim atla arabaya sohbet ederiz yolun kısalır” dedi. Paşa arabacıya baktı Balkan ağzı ile “Yok be emmi yürümek istiyorum”. Arabacı “Sen bilirsin oğul, bak bizim sohbetimiz hoştur, gönlün açılır”. Bu sözler paşaya Balkan rüzgârı gibi güzel geldi. Üsküp’ü, Manastır’ı, Selanik’i hatırlattı birden. “Tamam, be emmi”. Paşa çevik bir hareketle arabacının yanındaki içi saman dolu torbanın üstüne atladı. Oturur oturmaz sigarasından bir tane arabacıya ikram etti. “Oğul, gençken içerdim, şimdi zift gibi geliyor artık” Paşa sen bilirsin dercesine baktı.

               “Eee emmi sohbetim hoş dedin ne anlatacaksın?” “Dur be beyim önce birbirimizi tanıyalım, sohbet nasıl olsa ezelde yazılmıştır”. Paşa arabasına bindiği kişinin sırada bir at arabacısı olmadığını anlamıştı. Arabacı anı ve zamanı bir bütün olarak alıyordu ele. “Emmi adımı duymuşundur: Mustafa Kemal. Ya senin adın”. “Ankaralı İsmail”. Bazıları da “Arabacı İsmail Efendi” derler. “Hep söylerim efendi demeyin diye, saygıdan öyle derler”. Mustafa Kemal “Ben de severim efendi hitabını. Balkanlarda da çok kullanılır” dedi. Arabacı “Oğul, Peygamberimize de biz Türkler efendimiz deriz. Bilir misin Bizans’ta bir saygı ifadesidir bu kelime. Yunanca “avthentis”den gelir. Hazret demektir. Türkler Cihan devletleri kurmuş büyük bir millettir. Kelimeleri dert etmezler onları hemen zihne ve yüreğe merhem olacak hâle dönüştürüverirler”. Tebessümle “Her halde biz Türkler Hz. Âdem’in Türkçe konuştuğunu düşündüğümüz içindir.” Arabacı bir edip, tefsir üstadı, sarf ve nahiv[2] âlimi gibi anlatıyor, Paşa hayranlıkla dinliyordu: “XV. asır mutasavvıf şairlerinden Kaygusuz Abdal’ın; Hak buyurdu Cebrail’e var dedi / Âdem’i Cennet içinden sür dedi. Geldi Cebrâil Âdem’e söyledi / Hak buyurduğun ayân eyledi. Cebrâil dedi Çıkgıl uçmakdan Âdem / Tanrı’nın buyruğu budur işbu dem. Niçe ki söyledi hergiz gitmedi / Cebrâil’in sözünü işitmedi. Türk dilin Tanrı buyurdu Cebrâil / Türk dilince söylegil “Dur git” degil. Türk dilince Cebrâil “Hey dur!” dedi / “Duru gelgil uçmagın terkin ur” dedi şiirinden Tanrı’nın, Âdem’i cennetten çıkarmak için Cebrâil’i görevlendirdiği, Cebrâil’in ne kadar söylese de, muhtemelen Cebrâil’in dilini bilmediği için, Âdem’in oralı olmayıp cennetten çıkmadığı için Tanrı’nın Cebrâil’e Âdem’e Türkçe olarak “Kalk, cennetten çık git!” demesini emrettiği anlaşılmaktadır. XVIII. asır mutasavvıflarından İsmâîl Hakkı Bursevî ise, Şerh-i Hadîs-i Erba’în isimli eserinde, ikinci sıradaki hadisi şerh ederken “Âdem cennetten lisân-ı Türkî ile “kalk” demekle kıyâm edip çıkmışdır diyerek[3]” sözlerini tamamladı ve ekledi arabacı “En doğrusunu şüphesiz Allah bilir”. Şu ayeti de asla unutma oğul dedi: “İnsanlık tek bir toplum idiler. Sonra Allah duyurucu ve uyarıcı olarak peygamberler gönderdi[4]” Paşa arabasına bindiği İsmail efendiden, işittiklerinin şaşkınlığı ve memnuniyeti içinde; işiteceklerini tahmin bile edemiyordu.

               Arabacı atının gemini çekerken dudaklarından “Burrr” diye ses çıkardı. At bu sese alışık haliyle durdu, arabadan indiler. Paşa aklından bizim oralarda da İsmail Efendi gibi insanlar var diye geçirdi. Hiç ummadığınız hikmetli sözleri dinlerdiniz onlardan. Kur’an’dan bir ayeti şerh ederler, anlatılanları ilk defa duyardınız. Arif insanlardı ancak erbabı anlardı. Dindardılar lakin “ham sofu kaba softa” değildiler. Riyadan köşe bucak kaçarlardı. Arabacı da muhtemelen onlardan biri idi. Önünde durdukları ev küçük bir evdi. Evin ufacık bahçesinde yere çömeldiler. İhtiyar bir kadın kalaylı iki bakraç içinde ayran getirdi onlara. Paşa “ana elini öpeyim” dedi. “Olur mu? Oğul sen misafirsin, bizde misafirin eli öpülür”. Nice düşmana çevik olan paşa bu ihtiyar ana karşısında zaman tuzağına tutulmuştu. Ana elini öpüverdi paşanın, yüzü al al kızardı.

               İsmail Efendi “Oğul, ana böyledir. Hiçbir zaman el öptürmez. O küçük büyük herkesin elini öper” Ayranları içerken arabacı Mustafa Kemal’i daha da şaşırtacak bir söz söyledi: “Elimde bir tefsir daha doğrusu Te’vîlât [5] çalışması var onu hazırlıyorum” “Akşam olana kadar aydınlıkta iyi oluyor. Hava kararınca kandil ışığında zor, hem kandile yağ bulmakta kolay değil, Ankara’da”. Paşanın şaşkınlığı artsa da karşısındaki kişinin müktesebatını tahmin ediyordu. Arabacı da meclisin açılışında her Ankaralı gibi onu görmüş, milletin muzafferiyeti için dua etmişti. Artık kalpaklı başından, konuşmasından onu iyice tanımıştı. Bu Mustafa Kemal o Mustafa Kemal idi. Paşa duymuşsundur adımı demişti arabaya atlarken. Fakat onu uzaktan görmek ve onun için anlatılanları işitmektense küçük dev adamı yakından görmek ayrı bir duyguydu arabacı için. Sohbet esnasında arabacı yaşlılığın verdiği güvenle “Oğul”, ondan Türk milletinin beklediklerini düşündükçe “Paşam” diyordu.

               Paşa sohbet koyulaştıkça bir deryanın içinde kaybolduğunu fark ediyordu. Oturduğu yerde sohbet hiç bitmesin istiyordu. Hava kararmıştı. Paşa müsaade isteyip bağ evindeki küçük evine yürümek istediğinde arabacı “Olur mu Oğul? Biz götürürüz seni.” dedi. “Yok emmi, atın teri soğumuştur, yormayalım garibi.” “Ben hem yürürüm hem düşünmem için zamanım olur.”. Zaman zaman gelirim emmi, diyecekti, “Baba” demenin daha uygun olduğunu düşündü. Evlat, dedi arabacı; “Görüşürsek ezeldeki sohbete devam ederiz”. İçi güldü, gözü aydınlandı, yiğitçesine, evlatçasına sarıldı elini öptü İsmail Efendinin. Ondan Ahi Evran’ın[6] kokusunu aldı, milletini buldu, zaman denen arabayı gördü. Paşa kalpağı elinde, başaklar misali altın sarısı saçları rüzgâra meydan okurcasına, mavi gözleri yıldızlara deniz olmuş bir bozkurt gibi yürüyordu. Hayatının hiçbir döneminde umutsuzluğa düşmemişti [7]. Ergenekon’un demir dağının eridiğini görecek, aziz milletine ve tüm cihana gösterecekti.

 

[1] ESOGÜ Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi

[2] Dil Bilim

[3] Prof. Dr. Ahmet Kartal, Şiraz’dan İstanbul’a, Ankara, 2014.

[4] Bakara suresi / 213.ayet.

[5] Kemaleddin Abdürrezzak Kaşaniyyü’s-Semerkandî, Te’vîlât-ı Kâşâniyye.

Bu eser daha sonra Latin harfleri ile de yayınlanmıştır: Kemaleddin Abdürrezzak Kaşaniyyü’s-Semerkandî, Te’vîlât-ı Kâşâniyye, c. 1, 2, 3 Tercüme: Arabacı İsmail Ankaravî veledi manevisi Ali Rıza Doksanyedi, yayına hazırlayan: M. Vehbi Güloğlu, Kadıoğlu Matbaası, Ankara, 1987.

 

 

Cevapla