Çarşamba , 14 Ocak 2026

KÜRESELLEŞME ve SAĞLIK SİSTEMİMİZ II

KÜRESELLEŞME  ve  SAĞLIK SİSTEMİMİZ   II

               Sağlık Sistemimizin temelleri, Cumhuriyetimizin kuruluş yıllarında, Atatürk döneminde atılmıştır. Bu dönemde,  1219 sayılı Tababet ve Şubatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun 1928 yılında ve 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanunu ise 1930 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu kanunlarda devletin sağlık sistemimizdeki yeri, görevleri ile sorumlulukları ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Yine bu dönemde, 1935 yılında Özel Hastaneler Kanunu çıkarılarak özel sektörün sistem içindeki yeri belirlenmiştir. Gerek 1961 ve gerekse 1982 Anayasalarında bu ana mevzuat hükümlerine paralel olarak sağlık, sosyal devletin asli fonksiyonları arasında kabul edilmiş ve devletin sorumluluğuna verilmiştir.

               Başını Amerika Birleşik Devletlerinin çektiği küreselleşme veya yeni dünya düzeni adı verilen sistem, dünyada mutlak bir alan hâkimiyeti kurmaya çalışmaktadır. Bu düzenin amacı, hemen her alanda, dünyada elde edilen kârın, kendi çokuluslu şirketlerine aktarılması ve kendilerinin olmasıdır. Bir başka değişle esas amaç, çokuluslu şirketlerin kârlarını maksimize etmeleridir. Küreselleşme, önce paranın yani sermayenin küreselleşmesini hedeflemiş, bunun önündeki tüm engelleri çevre ülke adını verdikleri gelişmekte olan ülkelere dikte ettirerek kaldırtmış, kendi lehlerine olan düzenlemeleri o ülkelerin mevzuatlarının bir parçası haline getirmiştir. Bu doğrultuda paranın küreselleşmesinin önündeki milli devletlere ait bütün tekeller ve sınırlamalar ortadan kaldırılmıştır. Bu dayatmalar kâh IMF, kâh Dünya Bankası politikalarının ön koşulu veya devamı olarak ülkelere iletilmiş ve hayata geçirilmesi sağlanmıştır.

               Ülkemizde bugün gelinen noktada paranın küreselleşmesi ile ilgili düzenlemeler tamamlanmıştır. Artık sıra işgücünün yani emeğin küreselleşmesine gelmiştir. Küresel aktör ve efendiler, insan emeğinin belirleyici olduğu sağlık ve eğitim sektörlerinin küresel pazara açılmasını ve bu sürecin en geç 2020 yılına varmadan tamamlanmasını istenmektedirler. Küresel efendilerin ve yandaşlarının beklentilerini gerçekleştirmek için zaman daralmakta ve efendilerin bu konudaki baskıları yoğunlaşmaktadır. Bunların muhatabı olanların bir noktadan başlamaları gerekmektedir. Bu nokta öyle bir nokta olmalı ki ilgili kişiler, daha önemlisi halkımız ve kamuoyu tepki göstermesin. Gösterse bile tepkilerinde fazla taraftar bulamasın. Siyasal iktidarın sağlık alanında yapmış olduğu tüm girişimler, sağlık sektöründeki sorunları çözmemiş, çözememiştir. Bunun için bir suçlu aranmaktadır. Bulunmuştur da: Doktorlar. Sağlık sorunlarının çözümü içinde sihirli formül de geliştirilir: Yabancı doktorları getirmek ve onlarla ülkenin sağlık sorunlarını çözmek(!). Yabancı hekim çalıştırma istemi, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunda düzenlenen ve ülkemizde doktorluk yapabilmek için Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı yani Türk olmak engeline takılır. Verilen sözlere uygun olarak bu kanunda değişiklik yapılır.

                              Sağlık sektörü, bugün çok yüksek bir artı değerin var olduğu büyük bir pazar haline gelmiştir. Amerika’da kişi başı yıllık sağlık harcaması yaklaşık 5.000 dolardır. Bu rakam Avrupa Birliği ülkelerinde ortalama 2.000 dolardır. Ülkemizde 750-800 dolar dolaylarındadır. Yakın gelecekte ortalama 1.000 dolara, ardından AB ülkeleri seviyesine çıkacağı hesaplanmaktadır. Ülkemiz nüfusunun 73 milyon olduğunu kabul edersek 73–146 milyar dolarlık bir pazar demektir. Bu kadar büyük bir pazar çokuluslu sağlık şirketlerinin iştahını kabartmaktadır. Bu şirketlerin Türk Sağlık Sektörüne giriş için son hazırlıkları yaptıklarını, isteklerini Dünya Bankası ve IMF politikaları çerçevesinde hükümete ileterek baskı oluşturduklarını biliyor ve gözlemliyoruz.

               Kamuoyunda ithal doktor kanunu olarak bilinen yabancı doktor çalıştırılmasına dair kanun bu dayatmaların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Gelişmeler, olayın ithal doktorlarla sınırlı kalmayacağını, sıranın eczanelere ve eczacılara geleceğini göstermektedir. Zira sağlık harcamalarının çok büyük bir kısmı ilaçlara ve tetkiklerde ham madde olarak kullanılan kitlere gitmektedir. Eczacılık alanında ülkemizde Türk Vatandaşı olan eczacılar için çalışma tekeli vardır. Türkiye’de eczane açabilmek için, Türk olmak ve eczacı olmak gereklidir. Dahası bir eczacı ancak bir eczane açabilir. Oysa eczacılık sektöründe başta ABD’de olmak üzere faaliyet gösteren çok sayıda dev çokuluslu şirket vardır. Bu şirketlere ait büyük eczane zincirleri mevcuttur. Ülkemizdeki yasal mevzuat gereği bu şirketler, zincirlerinin halkalarına henüz Türkiye’yi katamamaktadırlar. İthal doktordan sonra sıra zincirin halkalarına katılması gereken ithal eczacılara ve diğer sağlık çalışanlarına gelecektir.

               İthal doktorların getirilmesinin önündeki yasal engelin kaldırması ile küresel güçlerin önü bir anlamda açılmıştır. Bu düzenlemelerin nihai hedefinde ise, yabancı sermayeli veya yabancı sermaye-yerli ortaklı sağlık kuruluşlarının, mevcut devlete ait sağlık kuruluşlarının yerini almasıdır. Bunun için devlete ait hastaneler önce görünürde özerk işletmelere döndürülecek, daha sonra yerli sermayeli veya yabancı sermaye ortaklı işletmelere, özelleştirme veya satış adı altında devredilecektir. Son günlerde gündemde olan, Şehir Hastanelerinin kurulması bu hedefe yönelik bir girişimdir.

               Sağlık Bakanlığı normalde ayrı bir kanun ile düzenlenmesi gereken çok önemli bu hususu Kanun Hükmünde Kararname ile bir gece yarısı TBMM’den geçirmiştir. “SAĞLIK BAKANLIĞI VE BAĞLI KURULUŞLARININ TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME” ile Kamu Hastaneleri Birliklerinin kurulması sağlanmıştır. Bu düzenlenmenin temelleri sekiz yıl önce Nevşehir-Ürgüp’de Dünya Bankası elemanlarının gözetim ve yönlendirmesinde Sağlık Bakanlığınca yapılan toplantıda atılmıştır. Bu KHK yakından incelendiğinde, 1995 yılında başlayan, son bir iki yılda Lübnanlı Hariri ailesinin eline geçen Türk Telekom’un özelleştirilmesi ile ilgili sürece tıpa tıp benzerlik gösterdiği görülmektedir. O tarihlerde PTT’nin kậr eden Telefon kısmı kamu tüzel kişiliği olarak ayrılmış, kậr etmeyen posta ve telgraf bölümleri ise devlete bırakılmıştı. Bugün ülkemiz sağlık sektöründe kâr eden çok sayıda devlete ait Hastane vardır. Yeni getirilen Kanun Hükmünde Kararname ile kâr eden bu hastanelerin birlik adı altında bir araya toplanması ve daha sonra özeleştirme adına tıpkı Türk Telekom olayında olduğu gibi yabancılara satılması hedeflenmiş gibi görünmektedir.

               Ülkemizde küreselleşme yandaşları ve demagoglarının,  her alanda yaptıkları gibi sağlık alanında da yaptıkları bir demagojiye açıklık getirmek gerekmektedir. Bu kişiler yaptıkları demagojilerde “Sağlıkta özel sektöre karşı mısınız? Siz hâla koyu devletçi sistemi mi savunuyorsunuz” sözlerini ifade etmektedirler. Sağlık alanında özel sektör olarak ifade edilen sektörün İngilizce karşılığı “private sector”dür. İngilizcede var olan bir diğer kavram, “fully private sector”dür. Bu kavram, Türkçe tercümelerde bilinçli olarak özel sektör olarak çevrilmektedir. Her ikisi de özel sektör olarak ifade edilse de her biri farklı farklı sistemlerdir.

               Bize göre: sağlık sektöründe yerli sermayeli özel şirketlerin bulunması sektöre çeşitlilik ve rekabet getirecek bir uygulamadır, hatta bunların desteklenerek güçlendirilmesi yararlıdır. Nitekim Atatürk döneminde yürürlüğe giren Özel Hastaneler Kanunu bunu sağlamak için çıkarılmıştır. Bir başka değişle, özel sektör ve özel hastaneler geçen zaman içinde bizim sağlık sistemimizin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Benzer şekilde özel muayenehaneler, hastaların ayaktan tedavi oldukları yerler olarak sektörde yerlerini almıştır.

               Fully private sector, ülkemizde anlaşıldığı manada, özel sektör değildir. Bu sektör, sağlık sistemine tümüyle yabancı, dev sağlık şirketlerinin hậkim olmasını isteyen farklı bir kavramdır. Bu sistem, yabancıların sektörü ele geçirmelerini, kaynakları tümüyle sömürmelerini ve elde edilen artı değeri yurtdışına, kendi ülkelerine transferini öngörmektedir. İşte küreselleşme yandaşlarının ve küresel efendilerin ülkemiz için dayattıkları, halkı ve kamuoyunu yanıltmak için özel sektör kılıfı içine sokarak sunmaya çalıştıkları model budur. Küresel efendilerin temsilcisi konumundaki Dünya Bankasının ülkemiz için önerdiği sağlık sistemi de bu “fully private sector” dür. Bu sistemin asıl sahipleri olan çokuluslu sağlık şirketleri, girmeye çalıştıkları ülkelerde, bu arada ülkemizde de yoğun bir dezenformasyon kampanyası yürütmektedirler. Bu çerçevede sağlıkta, özel sektör kavramının arkasına sığınılarak, bu sistem getirilmek istenmektedir. Bu sistemde yüz binlerce doktor, hemşire, eczacı gibi sağlık çalışanları ekonomik yönden işsiz kalıp perişan olurken, az sayıdaki şirket sahibi ihya olmaktadır. İş bulabilenler daha düşük ücretle ve sosyal güvenlikten mahrum olarak çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu istek ülkemiz için kabul edilemez bir durumdur.

               Çokuluslu, bir kısmı dini vakıflara ait olan dev sağlık şirketleri, fully private sistemde egemen asıl güç konumundadır. Bu şirketler için sağlık hizmetinin asli unsurlarından olan doktorların emeğini daha ucuza elde etmeleri son derece önemlidir. Bu amaca ulaşmak için gelişmişlik düzeyi, ülkemizden geride olan ülkelerden ithal doktor getirilmesi, aylık 100–200 dolara onları çalıştırmaları gerekmektedir. Bu şekilde çalıştırma, şirketlerin daha fazla kâr etmelerini sağlayacaktır. Yabancı şirketler için bir diğer önemli konu, gerek şirketlerin üst yönetiminde, gerekse istihdam kademelerinde kendi ülkesi vatandaşı olan doktorların ülkemizde çalışabilmeleridir. Yabancıların bu istemi, milli devletlerin çalışma tekeline takılmaktadır. Nitekim yabancıların istekleri ülkemizde 1219 sayılı kanuna takılmıştır. Yeni torba yasa ile bu engel aşılmaya çalışılmıştır.

Sağlık alanında var olan çokuluslu sağlık şirketlerinin büyük çoğunluğu ABD ve AB vatandaşlarına aittir. Bu ülkelerin vatandaşı olan, gerçekten kendi alanında değerli, 1. hatta 2. sınıf sayılan hekimler, ülkemize gelip çalışmak istemezler. Kendi ülkesinde durumu son derece iyi olan böyle ünlü hekimlerin ülkemizde çalışacaklarını ve halkın sağlığına katkıda bulunacaklarını söylemek gerçekleri saptırmaktan başka bir şey değildir. Gerçekte bu ülkelerdeki 3. veya 4. sınıf sayılan doktorlar, gelip ülkemizde çalışmak isteyecektir. Bu doktorların bile, doğu ve güneydoğu gibi bölgelerimizde çalışmak istemeyecekleri aşikârdır. Kaldı ki, bu doktorların mesleki bilgi ve donanımları Türk doktorlarından ileri değildir; aksine çok daha geridir. Kısacası, ucuz ithal doktor çalıştırılması, ekonomik yönden vatandaşa değil, onu çalıştıran hastane patronlarına yarayacaktır. Halkın sağlık sorunları var olmaya devam edecektir.

               Küreselleşme ile devlete ait olan tüm tekellerin kaldırılması ve sektörlerin yabancılara açılması, sonuçta sektörlerin yabancıların eline geçmesiyle sonlanmıştır. Sağlık alanında olacak olanlar bundan farklı bir şey değildir. Türk Hekimleri olarak, 14 Mart Tıp Bayramını kutladığımız bugünlerde küreselcilerin gerçek niyet ve isteklerini doğru olarak okumalı ve anlamalı, karşı duruşumuzu tam ve zamanında almalı ve de “Beni Türk Hekimlerine emanet ediniz”  özdeyişinde ifadesini bulan güven ve teveccühe layık olmaya çalışmalıyız.

Prof. Dr. Ahmet ÇOLAK

Cevapla